Sık Kullanılanlara Ekle Dergi Aboneliği Site Üyeliği Bize Ulaşın
 
Ana Sayfa Makaleler Eski Sayılar
Site Hakkında
 
 
Resulullah (Sav)'ın ve Müminlerin Şerefli Hicret Yolculuğu Nasıl Gerçekleşti?

Resulullah (Sav)'ın ve Müminlerin Şerefli Hicret Yolculuğu Nasıl Gerçekleşti?İslam tarihinin en önemli olaylarından biri olan hicret, aynı zamanda Peygamber Efendimiz (sav)’in ve salih müminlerin güzel ahlaklarının, Allah’a olan teslimiyetlerinin, cesaretlerinin ve güçlü imanlarının önemli bir delilidir. Bu mübarek kişiler, yaşadıkları tüm zorluklara, inkarcıların baskılarına ve içerisinde bulundukları zor şartlara rağmen Yüce Allah'ın bildirdiği din ahlakını yaşamakta kararlılık göstermişlerdir. Rabbimiz’in emri geldiği zaman ise evlerini, yurtlarını ve kurulu düzenlerini bir an bile tereddüte kapılmadan arkalarında bırakmış, büyük bir şevk ve teslimiyetle hicret etmişlerdir.

Yüce Allah Kuran’da, gerçekten iman edip etmediklerini ortaya çıkarmak için insanları çok çeşitli olaylarla deneyebileceğini bildirmiştir. Allah’ın bildirdiği bu “sınama”lardan biri, Peygamberimiz (sav)’in ve beraberindeki müminlerin gerçekleştirdikleri “hicret” yolculuğudur. Peygamber Efendimiz (sav) ile birlikte hicret eden müminler, sahip oldukları herşeyi geride bırakarak Allah Katında şerefli olan bir hayatı seçmişlerdir.

İslamiyet Öncesi Mekke’nin Durumu

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), Allah’tan ilk vahyini alıp insanlara din ahlakını tebliğ etmeye başlamadan önce, Arap Yarımadası’nda farklı cahiliye anlayışları hüküm sürüyordu. Arabistan’ın çoğunluğu, farklı putları ilah edinmiş (Allah’ı tenzih ederiz.) putperest (müşrik) kabilelerden oluşuyordu. Bu kabilelerin bazıları çölde göçebe olarak yaşayan Bedeviler, bazıları da şehirlerde yaşayan “Medeniler” (şehirliler)di. Şehirliler, hayvancılıktan başka hiçbir şey bilmeyen Bedevilere göre daha ileri bir kültüre sahiptiler. Özellikle de Arabistan Yarımadası’nın en önemli kenti olan Mekke’nin sakinleri, o dönemde dünyanın ileri sayılabilecek kültürlerinden birini temsil ediyorlardı. Mekke, hem dini hem de ticari bir merkezdi, bu nedenle buraya uzak ülkelerden çok sayıda kervan geliyor ve devrin ileri kültürlerini buraya taşıyorlardı. Mekkeliler, edebiyatta, sanatta, giyim ve estetikte oldukça yüksek bir seviyedeydiler.

Ancak kültürel ve teknik alandaki bu ileriliğe rağmen Allah’a iman etmiyor, din ahlakını yaşamıyorlardı. Dolayısıyla ahlaki yönden bir sefalet içindeydiler. Tüm Mekke ve aslında tüm Arabistan, koyu bir kabilecilik ve çekişmeye sahne oluyordu. Buna paralel olarak, toplumda “faşizan” bir ahlak yapısı gelişmişti: Güçlülerin haklı sayıldığı, kadınların güçsüzlükleri nedeniyle hor görüldüğü, hatta bu yüzden yeni doğan kız çocuklarının bir utanç vesilesi sayılarak diri diri toprağa gömüldüğü zalim bir toplum düzeni vardı.

Mekke, bu cahiliye düzeninin merkeziydi. Bu ise, şehrin ticari bir merkez olmasının yanı sıra, putperest dininin de merkezi olmasından kaynaklanıyordu. Neredeyse 2500 yıl önce Hz. İbrahim tarafından Allah’a adanarak inşa edilen “Beyt-i Atik” (Eski Ev, Kabe), putperest dininin tapınağı haline gelmişti.

Kabe’nin içine üç yüzü aşkın put konmuştu ve Arabistan’ın dört bir yanından her yıl bu putları ziyaret etmek için hacılar gelirdi. İnsanlar Yüce Allah’ın Hz. İbrahim’e “İnsanlar içinde haccı duyur; gerek yaya, gerekse uzak yollardan (derin vadilerden) gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler.” (Hac Suresi, 27) ayetiyle bildirdiği hac emrini terk etmiş, bunu zaman içerisinde bir putperest ibadetine dönüştürmüşlerdi.

Mekke’nin hac merkezi olması, şehre çok büyük bir maddi gelir de sağlıyordu. Hac zamanı Mekke bir panayır yerine dönüyor ve Arabistan’ın dört bir yanından şehre gelen hacılar, buraya çok önemli gelir bırakıyorlardı. Kabe’nin koruyucusu olmak ise, Mekkeliler için bir prestij kaynağıydı.

Kureyş’in Önde Gelenleri

Resullere karşı mücadele veren tüm inkarcı toplumlarda görüldüğü gibi, Mekke’nin de refah içinde şımarmış bazı “önde gelenler”i vardı. Bunlar, Mekke’ye egemen olan Kureyş kabilesinin liderleriydi ve Mekke’deki ekonomik canlılıktan en çok onlar istifade ediyorlardı. Kurulu müşrik düzen, onların hem dinleri hem de para ve statü kaynaklarıydı. Bu para ve statünün kendilerine verdiği güç nedeniyle şımarmışlar, katılaşmış ve zalimleşmişlerdi. Aşırı derecede kendilerini beğenmiş, kibirli insanlardı. Kölelerine karşı uyguladıkları eziyetler meşhurdu. Ancak bunları yaparken bir yandan da toplum gözündeki konumlarını sağlamlaştıracak “iyi ahlak” gösterileri yapmaktan geri kalmıyorlardı. Martin Lings, Hz. Muhammed’in Hayatı adlı kitabında bu konuda şunları yazar:

Tüm Arabistan’da, çok cömert cesaretli ve koruma, ittifak, garanti veya başka herhangi bir şey için verdiği sözde duran biri gibi tanınmak ve öldükten sonra da böyle anılmak, onlar (Mekke’nin önde gelenleri) için yaşama asıl anlamını veren büyük bir şeref idi. (Martin Lings. Hz. Muhammed’in Hayatı. 4.b. İstanbul: İnsan Yayınları, 1990, s. 98)

Müslümanların İlk Hicreti

Mekke’de yalnızca güçlülerin haklı sayıldığı, din ahlakının yaşanmadığı böyle bir dönemde, Yüce Allah’ın peygamberlik göreviyle şereflendirdiği Hz. Muhammed (sav)’in tebliği toplumun önde gelenleri arasında tepki uyandırıyordu. Bunun en önemli nedeni ise Müslümanların sayısının günden güne artması ve İslamiyet'in hızla yayılmasıydı. Bu nedenle toplum üzerindeki hakimiyetlerinin azalmasından korkan inkarcı önde gelenler, Peygamberimiz (sav)’i ve diğer müminleri bu yoldan döndürmek adına her türlü baskı ve zulmü uyguluyorlardı.

Böyle bir zamanda dinsizlikle mücadele eden Müslümanların ilk hicreti Habeşistan’a yapılmıştır. Kızıldeniz’in diğer tarafındaki bu ülke, Necaşi adlı Hıristiyan bir hükümdar tarafından yönetiliyordu. Necaşi, adil ve merhametli bir kişi olarak biliniyordu. Resulullah (sav), Kureyş’in önde gelenleri tarafından işkenceye uğratılan Müslümanları kurtarmak için ne yapabileceğini düşündüğünde, güçlü basireti ve ileri görüşlülüğü ile, Habeşistan’a gitmelerinin en iyi yol olduğuna karar verdi. Nitekim o sıralarda hicretten söz eden ilk ayetler de inmişti. Rabbimiz Zümer Suresi’nin 10. ayetinde arzının geniş olduğunu bildirmiş ve Nahl Suresi’nin 41. ve 42. ayetlerinde ise şöyle buyurmuştur:

"Zulme uğratıldıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri dünyada şüphesiz güzel bir biçimde yerleştireceğiz; ahiret karşılığı ise daha büyüktür. Bilmiş olsalardı. Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir." (Nahl Suresi, 41-42)

Habeşistan’a giden ilk mümin topluluğu, Kureyş’in önde gelenleri tarafından en çok eziyet ve işkenceye uğratılan kimselerden oluşuyordu. Ancak bu konudaki yaygın bir kanaatin aksine, tarihi kayıtlara göre, bunların çoğu fakir ya da köle Müslümanlar değildi. Aksine, büyük bölümü Kureyş’in önde gelenlerinin çocukları idi. Onları baskı yoluyla kararlılıkla yaşadıkları din ahlakından döndürmeye çalışanlar ise, kendi aşiretleri, akrabaları hatta babalarıydı.

Rabbimiz’in İman Edenlere Lütfu: Yesrib Yolu

Habeşistan’a yapılan göç, bu ilk hicreti gerçekleştiren müminler açısından büyük bir rahatlama sağlamıştı. Ancak Peygamberimiz (sav) de dahil olmak üzere, müminlerin büyük çoğunluğu hala Mekke’deydiler ve orada daha yıllarca kaldılar. Mekke’nin önde gelenlerinin baskısı ise, bu yıllar içinde giderek daha da arttı.

Ancak Rabbimiz, "...Kim Allah’tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir; Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır…" (Talak Suresi, 2-3) ayetleri gereği hiç umulmadık bir yol açarak Resulullah (sav)’e en hayırlı çıkış yolunu göstermiştir.

Amcası Ebu Talip’in ölmesinden sonraki ilk hac döneminde, Mekke’nin kuzeyindeki Yesrib kentinden gelen altı kişi, Peygamberimiz (sav)’le görüşmek istemişlerdir. Yesrib (Medine’nin Müslümanlık öncesi ismi) kentindeki insanlar, kendileriyle yan yana yaşayan Yahudilerden, Allah’tan kendilerine yeni bir peygamberin geleceğini uzun zamandır duyuyorlardı. Mekke’de yaşananları görünce de, bunun Hz. Muhammed (sav) olabileceğini düşünmüşlerdi. Peygamberimiz (sav) onlarla konuştu, onlara İslam ahlakını anlattı ve Kuran ayetlerini okudu. Yesrib’den gelen bu altı kişi, kendilerine anlatılanlara iman ettiler ve Peygamberimiz (sav)’e biat ettiler (itaat sözü verdiler). Sonra da kendi şehirlerindeki diğer insanları İslam ahlakına davet etmek için geri döndüler. Bu olayla birlikte Allah, Müslümanlara yeni bir yol açmıştı. Bu gelişmelerden sonra, İslam Yesrib’de zamanla yerleşik hale geldi.

Bundan sonra Hz. Muhammed (sav), Müslümanları hicret için teşvik etmeye başladı ve onlar da belirli bir zaman içinde gruplar halinde, gizlice Yesrib’e doğru yola çıktılar. Bu, Allah’a tam teslim olarak yapılan bir yolculuktu. Geride evlerini ve mallarının çoğunu bırakıyorlar, ne ile karşılaşacaklarını bilmedikleri bir geleceğe doğru Allah’a tam bir tevekkül ile ilerliyorlardı. Yolda Mekkeliler tarafından yakalanmaları ve eskisinden daha da ağır baskılara maruz kalmaları da söz konusuydu. Ama Peygamberimiz (sav)’in sözüne tam olarak uydular ve hicret ederek Mekke’yi terk ettiler. Sonunda Mekke’de yalnızca Resulullah (sav), Hz. Ebubekir ve Hz. Ali kaldı.

Peygamberimiz (sav)’e Mekke’de Kurulmaya Çalışılan Tuzak

Mekke’nin önde gelenleri, Hz. Muhammed (sav)’i durdurmak için yeni planlar kuruyorlardı. Mekke’deki zulmün sorumlularından Ebu Cehil ve diğer önde gelenler, Peygamberimiz (sav)’e karşı fiili bir saldırı düzenlemeye karar verdiler:

Allah’ın Resulü’ne karşı bir suikast gerçekleştirilecekti. Kureyş’in her kabilesinden güçlü birer adam seçildi ve Hz. Muhammed (sav)’e karşı hep birlikte bir tuzak hazırlamalarına karar verildi. (Böylece her kabile olaya dahil olacak ve bu yüzden Peygamberimiz (sav)’in kabilesi intikam arayamayacaktı.) Allah Kuran’da Kureyş’in önde gelenlerinin hazırladığı bu tuzağı şöyle bildirmektedir:

"Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır." (Enfal Suresi, 30)

Ancak ayetten de anlaşıldığı üzere, Yüce Allah Peygamberimiz (sav)’i bu tuzaktan korudu. Bu olayın ardından da Hz. Ebubekir ile birlikte Medine’ye doğru gizlice yola çıktı. Bunun anlaşılması ile birlikte, Mekke’nin önde gelenleri Resulullah (sav)’in arkasından O’nu yakalamak için silahlı kişiler gönderdiler. Medine kuzeydeydi ve bu yüzden de yola çıkanların çoğu, Peygamberimiz (sav)’i yakalayabilmek için kuzeye doğru ilerlediler. Ancak Resulullah (sav) Allah’ın izniyle bu durumu önceden tahmin ederek, tam aksi yöne, güneye doğru gitmişti. Böylece Peygamberimiz (sav) Hz. Ebubekir ile birlikte Mekke’nin güneyindeki dağlık bölgedeki mağaralara sığındı. Ancak onları aramak için o yöne gelenler de vardı. Bu yüzden, ciddi bir tehlike ile yüz yüze geldiler.Allah, Kuran’da, Hz. Muhammed (sav)’in bu tehlike karşısındaki tavrını şöyle bildirmiştir:

"Siz O’na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O’na yardım etmiştir. Hani kafirler ikiden biri olarak O’nu (Mekke’den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: “Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir.” Böylece Allah O’na ‘huzur ve güvenlik duygusunu’ indirmişti, O’nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkar edenlerin de kelimesini (inkar çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah’ın kelimesi, Yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir." (Tevbe Suresi, 40)

Ayetlerde bildirildiği gibi, Rabbimiz her zaman her yerde iman edenlerle beraberdir ve onları inkar edenlerin baskılarından korumaktadır. Hz. Muhammed (sav) ve Hz. Ebubekir, zorlu bir yolculuktan sonra 8 Rebiulevvel (20 Eylül 622) Pazartesi Yesrib’e ulaştılar. Yesrib’li müminler, oraya daha önce göç etmiş olan Mekkeli Müslümanlar ile birlikte onları bekliyorlardı. Artık yeryüzünde, içinde Müslümanların baskı ve zulüm görmeyecekleri, aksine güç sahibi olacakları bir şehir vardı. “Medine” (şehir) adı verilen Yesrib, artık İslam’ın yeni merkeziydi.

Hicret Allah’a Teslimiyetin Delilidir

Peygamber Efendimiz (sav) ile birlikte hicret eden müminler, sırf Allah’ın rızasını kazanabilecekleri şekilde bir yaşam sürebilmek uğruna, sahip oldukları herşeyi geride bırakmış, evlerini ve yurtlarını terk etmişlerdir. Gösterdikleri bu ahlak, bu kimselerin Allah’a olan gönülden bağlılıklarının çok açık bir delili olmuştur. İnkar edenlerin, Allah’a kulluk etmemeleri yönündeki baskılarına boyun eğmemiş, Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmenin, dünya hayatında sahip oldukları maddi değerlerden çok daha önemli olduğunu bilerek hareket etmişlerdir. Peygamberimiz (sav) ve beraberindeki salih müminler Kuran ahlakını gereği gibi yaşayabilmek için, bu dünya üzerindeki her türlü rahatlığı terk etmeye razı olmuşlardır.Allah Kuran’da onların bu üstün ahlakını şöyle haber vermektedir:

"Gerçek şu ki, iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd edenler (çaba harcayanlar) ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır. İman edip hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar, sizin onlara hiçbir şeyle velayetiniz yoktur. Ama din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım üzerinizde bir yükümlülüktür. Ancak, sizlerle onlar arasında anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhinde değil. Allah, yaptıklarınızı görendir." (Enfal Suresi, 72)

İman ettiklerini söyledikleri halde, hicret etmeleri söz konusu olduğunda, bu kararlılığı gösterememiş kimseler için ise Kuran’da, "...Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan veliler (dostlar) edinmeyin..." (Nisa Suresi, 89) şeklinde bildirilmiştir. Allah’ın, dünya hayatının menfaatlerini daha değerli görerek geride kalan kimseler hakkındaki bu hükmü, hicretin önemli bir mümin özelliği ve gerçek imanın göstergelerinden biri olduğunu ortaya koymaktadır.

Hicret konusunda dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır: Hicretin nedeni, inkarcıların iman edenlere uyguladıkları baskılar değil, Allah’ın bu konuda peygamberlere vermiş olduğu hükümdür. İnkarcıların tüm baskılarına rağmen, hicret ancak Allah’ın dilediği anda gerçekleşmiştir.

Tüm iman edenler, Peygamberimiz (sav)'in ve salih müminlerin Kuran ahlakını yaşama konusunda gösterdikleri bu kararlılıklarını kendilerine örnek almalıdır. Hayatları boyunca karşılarına çıkacak tüm olayların kendileri için birer 'deneme' olduğunu bilerek her zaman tevekküllü davranmalı ve hiçbir zorluğun kendilerini hak yoldan ayırmasına izin vermemelidirler.

Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 52. sayı (Ekim 2008) 22. sayfada yayınlanmıştır.
 

İlmi Araştırma Dergisi © 2005
Bu sitede yayınlanan tüm çalışmaları, siteyi referans göstermek koşulu ile,
telif hakkı ödemeksizin kopyalayabilir, çoğaltabilir ve dağıtabilirsiniz.